13 Ekim 2010 Çarşamba

Saklıkent

Fethiye’ye gelinir de Saklıkent görülmez mi?
Tlos’dan sonra 10 km daha giderek kalyona geliyoruz. Daha yaklaşmadan yüksek ve ortasından bıçakla kesilmiş gibi yarılmış dağ dikkati çekiyor. Arabamızı otoparka bırakıp suyun sesine doğru ilerliyoruz..

Kalyondan çıkan ve gürül gürül akan suyun üzerine seviyesinden az yüksek yapılmış sedirler, sedir yastığına yaslanmış ehli keyif yerli, çoğu yabancı insanlar, kıyısına gelip ayaklarını suya sallayanlar, karınlarını doyuranlar, içeceklerini yudumlayanlar bana çok sıra dışı geldi. Bu konsepti yaratana gerçekten şapka çıkarttım.

Kanyon içinde rahat gezebilmek için önce kayada, taşta, suda kaymayacak lastik-plastik pabuçlar edindik kıyıdaki kiralayıcıdan. Bunun gerekliliğine(!) dikkatimizi çektiler. Jetonumuzu aldık, turnikeden geçtik. Artık iki dağın arasındayız. Yalnız gökyüzü açık.
200 metre ahşap-asma yol üzerinden yürüdükten sonra genişleyen alana ve suya iniyoruz.
Biraz soğuk ama büyülenmişlikten dolayı aldırmıyoruz. Az ilerliyoruz, suyun itim güçü beni biraz düşündürüyor. Düşersem bir şey olmaz ama, fotoğraf makinem ne olur.
Kalyon 22 km uzayıp gidiyormuş. Eşime diyorum azı karar çoğu zarar. Zaten rehbersiz açılmayın diye her yana yazmışlar.
Noktayı koyup su kenarında oturup gelip geçeni seyrediyoruz. İnsanların yüzde sekseni yabancı, sevgi ile geziyorlar, birbirimize gülümsüyoruz.

Kalyonun her köşesinden kaynak güçlü bir şekilde fışkırıyor. Bu azamete dalıp suyun nelere kadir olduğunu düşünüyorum.

Çıkıyoruz.

Bir şeyler satanlara bakıyoruz... 1 kgr'lık bir "nar" alıyorum kıpkırmızı. Bal, keçiboynuzu pekmezi, doğal olduğunu sandığım, çeşitli baharatlar alıyorum.
Atlayıp arabamıza geri dönüyoruz.

Dönüş yolunda birbirine benzeyen ve arabamız yaklaştıkça el kol hareketleri ile davet eden sağlı sollu kır kahveleri-yemek yerleri ile karşılaşıyoruz. Giderken de görmüştük bunları ama ya erkendi onun için ya da dönüşte acıkmış olacağımızı düşündüklerinden olsa gerek dönüş yolunda çığırtkanlaştılar.
Saklıkent’te sedirlere bakarken tanıştığımız Salih’in önerdiği “Memurun Yeri”nde yemeye karar verdik. Nede olsa serde memurluk var ya! Arabayı uygun yere park edip ayaküstü bir iki sözden sonra oturduk yer minderlerine, oturduk mu, yok hayır uzandık. Ben birkaç zamandır sözünü ettiğim Közleme(yanlış olarak ‘gözleme’ diyorlar) yeğledim; eşim ‘alabalık’ dedi, zaten balığı sever. Karnımız doydu, ver elini dönüş yolu…

Kulaklarımızda halen o su sesi, içimizde huzur, evin yolunu tutuyoruz.
Ne gündü …
































1 yorum:

hasret senfonileri dedi ki...

vallaha önce tablo zannedip dikkatle baktım.. ve baktım ki manzara!! ve zeynep bizler için konuşturmuş deklanşörü...
Gerçekten muazzam güzel yerler.. Tatil bu kadar neden uzun sürdü anlaşılıyor.. Yazlık ev mi var yoksa bir iş gezisi mi??